|
BASILI YAYIN: Öykü - Roman - Şiir Kitabı ... Yer yüzündeki aklın kabul edemediği, acı dolu gerçeklere noktayı koymak adına; Yüce Yaratıcı olması gerektiği gibi, sır kalabilecek bir şekilde Mutluluk Dağıtıcısı Meleği görevlendirir. MD, çocukların kalbine gülümseme olarak girerek, onları en mutsuz anlardan çekip alarak, yaşamın buz üstünde geçtiği; Mutluluk adasına götürmektedir. MD, 1006 yıldır beklediği özel görevin içeriğini, zaten en başından biliyordu. Çizginin ötesindeki öz mavilikte, yeterince mutluydu ama, yine de hayıflandığı, sıkıldığı oluyordu. Bu süre içerisinde, sadece yukarıdan aşağısını seyretmek ve geçici mutluluklar dağıtmak, asıl sonuca ulaştıramamak, onun bol bol düşünmesine, üzülmesine sebep oluyordu. Oysa, şimdi ona düşünceleri çok, ama çok yakındı. Aşağıdaki dünya adasındaki bir milyar çocuğun içinden, seçilmiş iki çocuğu, BEKLENEN İKİLİ’yi, harekete geçirmesi gerekiyordu. Beklenen ikilinin görevi; Dünya adasındaki yaşamın akışına, olumlu bir şekilde yön vererek, çocukların önündeki engelleri, bir şekilde aşmalarına yardımcı olmaktır. Devamında ise; Aydınlanmamış çocuk cinayetlerini çözerek, umudunu yitirmiş anne ve babaları huzur ve mutluluğa ulaştırmaktır. Beklenen ikili 'den Eren Türkiye den, Tracy İngiltere den seçilmiştir. Dünya üzerindeki bir milyar çocuk, Yüce Yaratıcı tarafından, planlı ve programlı olarak, macera dolu rüyalarda sınavdan geçirilmektedir. Eren ve Tracy her yeni rüyadaki sonuca ulaşmak için, sarf ettikleri çabalarının yanında, her ikisi de uyumadan önce; "Sen ayrı dilden, ben ayrı dilden, ama sevgi hep aynı yerden, sonuçta yazdığımız mektup hep aynı yere gidiyor." demeleri onları bir araya getirmiştir. Artık farklılıklarını ortaya çıkartmak, onlara kalmıştır. Eren ve Tracy, görevlerine uyuduktan sonra başlamaktadır. Her ne kadar yaşadıkları rüyaya benzese de, yaşayacakları gerçekle, gerçeğin de ötesinde; inkârsız adımların başlangıcıdır. Beklenen ikilinin, yılmamaları gereken görevleri ve bedenlerine dönmeleri gereken saatleri vardı. Her ne olursa olsun, sabah saat 07:00 den önce bedenlerine geri dönmeleri gerekiyordu. Yıllar öncesindeki, birçok başlanıp ta bitirilmeyi bekleyen yazılarımı geçici olarak bırakıp, 5 yıl öncesinin o, (34) gününe mecburi olarak dönmek zorunda kalışımın derin nedenleri vardı. Aslında içimdeki dürtülere cevap verebilmek adına, çıktığım iç yolculuğumu bütünüyle yazmayı düşünüyordum. Gecenin içinde gece olduğu günün içinde dört mevsimin yaşandığı, şiirlerime kanın bulaştığı yılların içinden; bir kenara konulup da unutulması imkansız o (34) güne dönmemin nedeni ise; kendi gerçeğimi bulmak adına çıktığım yolculuğumun bir parçası olan o günleri, ilk adımıyla birlikte son adımına kadar, tüm yaşanmışlığı ile yazmam gerektiğine karar verişimdi. Bu gezegene zamansız vedasıyla, dostum Ümit’in ardından yapabileceğim en güzel şeyin, içinde ve sonunda sayısız özelliği barındıran o (34) günü yazmamdı. Hissediyorum ama yanılabilirim de! Siz ve sayısız düşüncenin önce nefretle kınadığı, böylesine bir yaşamın sahibini, neredeyse kahraman olarak ilan etmediğiniz kalmış diyeceksiniz. Ama biliyorum ki, çoğunuzda onun o incecik çizgiyi gözlerini kırpmadan, bir buz pisti inceliğiyle kullanışına hayran kalacak ve onun bıraktığı çiziklerle dolu yaşamının onda birini, keşke ben de yaşasaydım diyeceksiniz. Ama maalesef onun yaşamında asla (keşkelere) yer yoktu! O, mavi gözlü dostum, sokakta herhangi bir yerde, sigara dumanının altındaki çökmüş omuzlarının içinde rastlayamayacağınız biri. Rastlasanız da o, deniz mavisi gözlerinin ötesindeki yüreğinin beyazlığına, inemeyeceğiniz bir yaşam, denediğiniz andan itibaren de kendiniz için tuttuğunuz şemsiyeyi onun için tuttuğunuzu fark edersiniz. Kendisinin karar verdiği ve yaşadığı 23 yıllık kısa ama anlamlı yaşamına, çok ama çok sığdırdıklarıyla, bıraktırdıklarıyla kendi yaşamının efendisi bir yaşamdı... ORTA: Kavurucu sıcakta, dostum Profesörün verdiği adres doğrultusunda ilerlerken, üzerimdeki giysilerle Bodrum tarzına çok uzaktım. Atatürk caddesindeki ara sokaklarından birine öylesine dalmıştım ki, birbirleriyle içli dışlı olmuş bu sokaklardan, kendimi zor bela kurtarıp, Gözen bilardo salonunun önüne atabilmiştim. Hemen kapı girişinin sol tarafında; açlığıma gövde gösterisi yapan köftecinin, on ikiden vuran köfteciklerinin kokusuyla, hayal de olsa, bol soğanlı, yanında yeşil biberi ve kolasıyla tıka basa karnımı doyurmuştum... Düş’ ün sonunda, çocukluğumun yaratıcılıkta bir numarası olan; evsiz, barksız ve anasız ayakta kalmayı başarabilen, eskinin çobanı ve köyün en hızlı koşanı o. Her şeyi ile kafa kol topçu olan, inanılmaz zekasıyla da benim tarafımdan; törensiz, bandosuz Profesör unvanı ile onurlandıran sevgili Mahmut... Sonunda, sırtı dönükte olsa karşımdaydı. Daha önce dediğine göre; bilardo salonunun müdürüydü. Şimdilik pek fazla para kazanmasa da, bu yıl kesin paranın kaynağına ulaşacağını söyleyerek, hayal de olsa beni satın alacağı yatla Mavi Tura çıkarmıştı... - Hey, Profesör hey... Altı aylık bir aradan sonra onun etlendiğini, yuvarlak omuzlarına besili hayvanlar gibi şekil geldiğini, ayağındaki ayakkabıdan tişörtüne kadar kalite fışkırdığını, tabanlarının bile yere bir başka bastığını, ilk gözlemlerimdeki resminde net olarak görebilmiştim. Profesör para kaynağının içine düşmese de, yollarına düşmenin etkisiyle paranın yansımasına kalite takılarak, Bodrum’un yaşam tarzına ayak uyduruyordu. Sarımsızlığından eser kalmamış dişlerini göstererek, yüzünde mutluluk maskesiyle ve oval burnunun kanatlarını açarak, bana öyle bir mıhlanmış ki! Bir diliyle yüzümü yalamadığı kalmıştı. Bu arada da üzerime sinmiş tozla, toprak hasretini de gidermişti. - Eh be... Sonunda geldin, dedi. - Dostum, ne yollar biter, ne biz dedim. Gerilerek: - Helal sana. Ne güzel söyledin. Son ana kadar savaşmak bizim işimiz. Bizler idealist insanlarız. İlkelerimiz... Sözünü, yüzümdeki sahte gülümsemeyle kestim. - Of be Profesör, sonu belli olan cümleler şimdi hiç çekilmez. Misafir ayağının dibinde. Aç mı? Tok mu? İstersen azıcık ilgilenmeyi dene, dedim. Öyle veya böyle... Gözlerinde ezilmiş yılların, susturulmuş umudunun karanlığı yerine, yarınların gülümsemesinin o pırıl pırıl ışığını görmüştüm en azından. Bana göre bu da çok şey demekti... SON: Az öncesini aratan çiğ bir sessizlik, yayıldıkça yayılıyor ve uzağımızda kalan ışıkların uzantıları, bu kör köşeye kadar uzanıyordu. Yine en azından göz gözü görür durumdaydık. Kısa bir bekleyişin ardından üçümüzde anlaşmış gibi, sırayla sigaralarımızı yaktık. Belli, belirsiz sesler, belirmeleri ile kaybolmaları bir oluyordu. En net anlaşılanda, cılız korna sesleriydi. Demek ki en yakın yola 3-4 kilometre uzaklıktaydık. Nefes nefes büyüyen bu sessizliği fazlaca uzağımızda olmayan, yanıp sönen ışık bozmuştu. Bu işaretle birlikte Ümit, - En geç beş dakika sonra yanındayım, dedi ve yol veren karanlığın içinde kaybolup gitti... Bu sessiz bekleyişin adını tam olarak koyamamıştım. Böylesine anlarda, gökyüzüne veya içi gözüken maviliğin içinden süzülerek geçen bir kuşa dalıp giderek, rahatlamaya çalışırdım. Bu seferde böyle yapıyordum. Yukarda her zaman bir şeyler, hatta çok şeyler oluyordu. Ama sadece kırıntıları kalıyordu biz insan kılıklılara... Ümit ışıldayan terli boynuyla yaklaştı. - Küçük bir sorun, sadece küçük bir sorun! Elini omzuma atarak devam etti: - Beni ne olur anla. Sen şimdi kaptanla tekrar geriye dönmek zorundasın. O adi şerefsiz güya bizden. Ne kadar anlatsam gene de ikna olmadı. Ne sonunu ne başını bilmediğim bir macera için, soru sormam boşuna olurdu. Ümit sarılarak acele cebime bir şeyler tıkıştırdı. Sonra tekrar yine aynı hızla, geldiği karanlığa koştu... Fransa da doğdu, gözünü İstanbulda açtı. Yürürken şov yapan, uyurken plan kuran bir tip. Fransız aksanına Türk zekasını katınca, ortaya su üstü bir kurnaz çıkmıştı. Buz üstünde hareker eden zekasını karaya çıkarmayı başarabilseydi, şuan büyük bir ihtimalle Bill Clinton'un yanında halen dilinde ki çalıntı espirileriyle gününü yarına taşıma içerisinde olur. İlk önce insanların kulaklarını kemirerek, iş hayatının şov dalına kondu. O bir DJ 'di artk. İçinde her daim tuz barındıran By Şeker, kulaklardan sünger kalplere sızmıştı sızmasına da, sıkılınca soluğu Erol Köftenin yanında aldı ve artık ''Çek bir menejer di'. Menejerlik alemine balık adam misali, masalsı öylesine dalmıştı ki, alem menejerin açık büfe halini tattı. Siparişlere kontürler dayanamadı. Halen onu tanıyanlar ardı ardına bulduğu, balon starların nefesinin dahi onun olmadığını idda etmekle meşgul. Hayali ve köşeli konserlerin ardında o şimdi emanet pantolonlu kısa soluklu yanlız bir adam. Düşündü, döndü, güldü, söndü... Asıl şimdi ne yapacaktı, tüm kapılar kapanmıştı, söz verenler caymıştı. Tanıyanlar uzak ara yol almıştı ve hatta Bay Şeker tuz yapmasın diye, telefon numaralarını bile değişenler olmuştu. İki şekilsiz yol kalmıştı. Ya doğduğunu iddia ettiği Fransaya formaliteden gidip, Fransızları Fransız bırakan çırpınışlarıyla, orayıda karıştıracaktı ya da, yaşadığı kasabada halen köpükten hayali bir kahraman olarak kalmanın bir yolunu bulup, en ucuzundan bir yol parası ayarlayıp, uçmayı adet haline getiren köyüne dönüp, dili ile gününü kurtaracaktı. İki inek alıp, bakıp sağamayacağına göre, kasaba ahalinin rotasını belirleyip, bol bol havada kalmalarını sağlayacaktı... Bay şeker sabahın verdiği ilk ışıkla,ardında bıraktığı on sekiz aylık kira borcuyla, istanbuldan kendisini ve halen kalan aklını atmayı başarmıştı. Sevimli bir üç kağıtçının istediği zaman günün rotasını yarınlara, hatta yıllara çevirebilmesi elinde olabilir mi? Bu öylesine biri ki; gün gözüyle ateş böceğinden farksızdır.Öylesini yanar döner biri ki; onunle geçen bir dakikayı değerlendiren dolu dolu bir saati yaşadığı kaçınılmazdı.Kaçan o olmadığı sürece elde kalan çok ama çok şey yaşama dolu dolu iştirak etmek için sizin elinizi cebinize atmanızı bekler.Zekanın zekatını ona bırakın.. Biri on yapan ona on takla attırıp havada doğum yaptıran bir tip... Öyle bir tip ki sormayın. Onu fırsatnız varken satırlar da yaşayın, sakın yaklaşmayın. Bay Şeker adımları kısıtlı, camları buharlı odasında, dörde dört adımlarla küçük adımlarına yetmeyen az gelen düşlerini sıkıştırmakla meşgul dü. Elinde tesbihi ağzında çuvalın dibinde ki son kırıntılarla sardığı ,acı ve ucuz sarma cıgarasıyla düşünüyordu. Düşünüyor du düşüncesi onu daraltıyordu. Uff, deyip dağılıyor ve aynı hızlada toparlanıyordu. Kimse, ama kimse çıkışa onu götüremezdi çünkü malesef çalışan kalbi dışında onu anlayacak, inanacak hiç kimse ne sağında nede solunda yoktu. Yukarıda ise koskocaman bir boşluk onu elindeki kamerasıyla kayıt etmeye aralıksız devam ediyordu. Zıp zıp kamile gitse, dese; önce ense bel, ince bir ayar şaka ile "Bu sefer son" dese ama ne son "Ne ballı bir son" dese yutturur muydu acaba ?. Zıp zıp kamil cepte ki son kırıntılarının onda ikisinin onun insanın ateş böceği haline inanıp verir miydi? Zor... Tamam dedi.. Zıp zıp Kamili, hayali bir komşu köyünün kalbi, ay çiçek yağıyla çalışan kamilesinin onu beklediğini ikna etmekle, günün ortasından başlamaya karar verdi. İyi bir ortayla günü kurtaracak bol hıyarlı bir rakı sofrası ona çok yakındı. Ama dedi durdu, olduğu yerde döndü,zıpzıp kamilin 3 gün önce Hülya YAVŞAR'a aşık olduğunu hatırladı ani bir kararla kafasındaki "TOPSALAK" listesini taradı Şamilin oğlu şaban, Bakkalın torunu Tosun Rahmi, Kahveci Bilal, Nasipsiz Nesip, İdda Veli, Çukur Selim, Ayarsız Ali, Ofsayt Osman. dudaklarını suratına yayan bir bitişle, eldekilerden bırak halı saha takımı, körebe takımı bile çıkmaz dedi. Sayısız taban yapmış tecrübesi çok kolluydu biri sadece biri şuan,onu soluksuz çekip,nefes alıp vereceğin yer benim yolum demeliydi nerdee.. Yollar dağ olmuştu bay şeker erimiş gitmişti, suyundan sulu bir tuz olup çıkmıştı Bay ŞEKER müthiş bir diriliş yaşamalıydı. Dağlar, dağlar önü arkası, sağı solu, dağlarla donanmıştı kendiside oldum olası dağ sporunu sevmemişti zaten. Eh dedi. yine durduğu yerde durdu. Kaldıysa yüreğiğindeki aynaya korkmadan bakmalıydı. Gerçeği kalanıyla, ayna da çiziklerle doluydu. Hafif bir şüphenin ardından yüreğinde ki aynanın ta kendisi olduğuna karar verdi. "Eee.." şekeroğlan ne var ne yok bakalım, bu kadar aç gözlülüğün sonuna sağ sağlim varabildin ya helal sana. Hayaller kurdun, hayallerinin aç, hiç bir zaman doymayan kurdu oldun, yetmedi. Hayallere sızdın ve o emanet hayallari seninmiş gibi sahiplendin. Kurduğun hayali gökdelenin asansörünü hep bir başına kullandın, merdivenlerini hep sana inananlarına sundun. Küçücük bir ışığa kondun, konmanla da söndürdün. Hadi.. Hadi kalan on kotörünle günü kurtar, gününe günler eklede göreyim.Kim sana inanır.. Sen, Ben mi? yaa... Kendinin, kendine bile güveni kalmamış ... Her şey 27 nisan 1909 da köşklerin içndeki fısıltılarla başlamıştı. Şahzadeler şahsiyetlerini, özenle örülmüş göz nuru ipek örtülere saramayacağını biliyorlardı. Kuytu karanlıkları bile, sarmış olan dedikodunun üzüm suyuyla devası bir korku masalına dönüşmesi, o an için aynı zamanın ve aynı sınırın içindeki, iki toy yürek için, hiç önemi yoktu. Öz Türk olan Ramo ve Ermeni Niko için o geceyi tok karınlarla atlatmanın dışında ihtilal yoktu. Ve yine onlar için en büyük tehlike, kimsesiz sokak çocuklarıyla varlığını sürdüren, Hızlı riko, kelle Nacit ve daha sayısız "ölmezse olmaz" lar vardı. Niko ve ramazan, henüz dumanı tüten bir çöplüğe rastlayamamışlardı. Tüm gözlerin yüreklerine, geceden beter çöktüğü seyir halindeki arayışları, açlıklarına el uzatmamıştı. Her nekadar hızlı Riko ve diğer değersiz yaşamların arasında posta görevini sürdürsede, enson kapı; Şarlok Ahmetti. Yada, birtürlü gelmek bilmeyen sabahın yolunda; Sığındıkları karanlığın gövdesinde, soğuk havayla pazarlık yapacaklardı. Saraylardaki sandukaların gıcırtılı seslerini, endişenin ve korkunun kalp atışları içine çekiyordu. O geceyi hiç hatırlamak istemiyen yalı sahiphileri, bir zamanlar ufuklarının resmiyeti olan boğazı, yabancı gelmiyen bir yüzün parmakları arasında can çekişirken görmüşlerdi. Zaman kendi doğasının akışına kaldığı yerden aynı ahenkle devam ederken; Niko ile Ramo' da kendi paylarına düşen yaşam mucadelesindeki rollerini aşmanın derdindeydi. Aslında o gece herkes kendi tarihini yazıyordu. "Gökyüzünün doğumu bile savaşı kadar adildir!" Ama malesef bu romanın içindeki dünyada, her on adımdan dokuzunda adlsizliğe şahit olacaksınız... |